Allah ve Ara Güler

Ara Bey 90 yılı dolu dolu yaşadı, mesleğini en iyi şekilde yaptı, dünyanın her yerinde saygı uyandırdı. En sonunda bütün arşivini kendine göre emin gördüğü kişilere emanet etti ve bu dünyadan göçtü. 

Süleymaniye’den Galata Kulesi’ne kadar uzanan panoramanın tam orta yerinde günün sürprizini Steve McCurry yaptı. Güneş tarihi yarımadanın üzerinde kaybolduğunda Eminönü meydanındaki restoranın terasında henüz yemek siparişlerini vermemiştik. Bütün dünyanın yeşil gözlü Afgan kızı fotoğrafıyla tanıdığı ünlü fotoğrafçı McCurry çantasından analog kamerasını çıkardı. Eliyle çekilen film sayısını gösterdi, “Tam 26’ncı karede! Bu akşam bu güzel manzarada sadece deklanşöre birkaç kez basma hakkım var. Bunu bugün aramızda olan arkadaşım Ara için kullanacağım” dedi.

Steve McCurry ışığın yönünü de düşünerek Ara Güler’i tarihi Yeni Cami manzarasının önüne konuşlandırdı. Dijital kamera ile onlarca demo çekti. Tam caminin aydınlatma ışıkları yanmaya başlamıştı ki, heyecanla film takılı emektar makinesini çıkardı ve sadece bir-iki kare Güler’in portresini kaydetti.

Tamamdı. Kodak firması fotoğraf tutkunlarının aşkla bağlı oldukları Kodachrome 64’ün son filmini ünlü fotoğrafçıya vermiş ve bir öykü çalışmasını istemişti. O fabrikanın ürettiği 36 pozluk son filmin ilk karesini hayranı olduğu ünlü sinema oyuncusu Robert De Niro’ya ayırmıştı.

Zaman Gazetesi’nin +1T Tasarım Günleri için davet ettiği ünlü Magnum fotoğrafçısı Steve McCurry, artık tarih olacak olan son kimyasal filme ‘İstanbul’un Gözü’ Ara Güler’i de layık görmüştü.

Ilık bir rüzgârın Marmara’dan Haliç’e doğru estiği eşsiz ilkyaz akşamında ikinci sürpriz Zaman’ın efsanevi görsel yönetmeni ve +1T’nin ev sahibi Fevzi Yazıcı’dan geldi: Burası İstanbul’un orta yeri, İstanbul da dünyanın… Neden bu belgeselin ilk sergisini bu şehirde yapmayalım!

Çok da uzak olmayan bir süre sonra Zaman’ın genç enerjisi önemli bir iş daha başarmıştı. Kendimizi İstanbul Modern’in Tophane’deki fotoğraf galerisinde sergi kokteylinde bulduk. Fevzi Yazıcı, fotoğraf tarihçisi ve küratör Engin Özendes ile İstanbul Modern, Eczacıbaşı ve Zaman aileleri el ele vermiş, dünyanın en prestijli sergisine ev sahipliği yapıyordu.

Kodachorme 64’ün gün doğumu ve batımlarındaki sonsuz renk seçenekleriyle görsel bir şölen sunduğu akşamda en güçlü portelerden biri Ara Güler’indi kuşkusuz.

ARA GÜLER’İN GÖLGESİ

Ara Bey de sürprizleri severdi. Gün olur, Zaman’ın zümrüt yeşili cam binasının danışmasındaki arkadaşlarım dahili hattan arardı: “Ara Güler geldi, fotoğraf servisine mi çıkaralım, kafeteryaya mı alalım?”

D-100 karayolundan Yenibosna’nın içine doğru nerede bittiği bilinmeyen caddenin solundaki İstanbul Fotoğrafçılık’a gelir, başı işlerini kağıda bastırır, dönüşte bizim de kahvemizi içerek Taksim’e dönerdi.

Kafeteryayı işleten Güllüoğlu trileçeden katmere masamızı donatır, fakat o şöyle bir tadına bakar, kahvesini içer, herkese selam vere vere fotoğraf bölümünü teşrif eder, yardımcısı Fatih’e, “Haydi geç oldu, dönelim” der, otoparktan yolcu ederdik.

Fakat biz Ara Güler’i davet etmek için her zaman bir vesile bulurduk. Zaman fotoğraf servisinin geleneğiydi. Her yıl hazırladığımız Almanak’ın ilk sayfasına bütün foto muhabirleri isimlerini, iyi dileklerini yazar, imzalarını atar ve Ara Cafe’de takdim ederdik. Şanslıysam Güler Apartmanı’ndaki dia-pozitiflerin, basılı eserlerin, film kutularının ve çerçevelerin olduğu mekanlarda şöyle bir gezer, yeni yıla daha iyi başlardık.

Time in Turkey sergisi, küratörü olduğum fotoğraf festivalleri, kitap tanıtımları… Zaman’ın dünya çapında yaptığı projesi için İstanbul’a gelen fotoğrafçılarla Ara Güler’li bir akşam yemeği gelenek olmuştu. En son 2015’in tasarım günlerinde de, genç yaşta aramızdan ayrılan savaş fotoğrafçısı Stanley Greene ve World Press Photo ödüllü William Daniels’le genç gazetecilere deneyimlerini aktarmıştı.

Ara Güler, “Ben bir foto muhabiriyim” diye yinelediği konuşmasında, yaşadığı dönemdeki sansür uygulamalarından dert yanmıştı. Dönemin darbecileri bile insaftan nasibini aldıkları için, Ara ustanın, ihtilal dönemlerinde sansür uygulayanlara söylediği, “Senin yaptığın darbeden biz olmasak kimsenin haberi olmaz be!” sözünü saygıyla karşılıyordu.

FOTOGRAFEVİ’NDEN ARA CAFE’YE

Yenibosna’nın insanı daraltan atmosferinde bunaldığımda kendimi Taksim’de bulurdum. Yapı Kredi’nin hemen karşısında yer alan, genel yayın yönetmenliğini Ara Güler’in yaptığı İz Dergisi evimiz gibiydi. Şimdi otel olan binanın ciğerci dükkanına açılan kapısından yukarı çıkan dik merdivenlerin sonunda derginin her şeyi Hasan Şenyüksel otururdu. Merdivenleri nefes nefese çıkıp, “Nasılsın Hasan Abi” sorusunun cevabı değişmezdi: İyimser! “Ben de gülümser Abi…” der, saatlerce fotoğraf konuşurduk. Emektar diğer Hasan Abi’nin çaylarının biri gider biri gelirdi.

Kimler gelmezdi ki o şenlikli ofise… İstanbullu meslektaşlarımızla birlikte Nikos Ekonomopoulos’tan Bruno Barbey’e kadar İstanbul’u ziyaret eden ünlü isimler mutlaka uğrardı. Dergi daha sonra yer değiştirdi, sahibi sevgili Gölnur Cengiz oldu ama İz’in cazibesi değişmedi. Bir de Ara Güler’in yayın yönetmenliği…

Yaşı ve sağlığı el vermediği günlerde bile o merdivenleri tek başına çıkardı Ara Güler. Asla yardım istemezdi. Kendini iyi hissettiği zamanlarda, “Haydi çocuklar, Çınaraltı’na gidelim, birer muhallebi yiyelim” der birlikte Boğaz’ın yolunu tutardık.

İki yıldan fazla zamandır Silivri Cezaevi’nde hapis yatan ve müebbetle yargılanan sevgili Fevzi Yazıcı’nın ve ekibinin hazırladığı harikulade standlara Time in Turkey fotoğrafları yapıştırdığımızda Ara Cafe’nin önü daha da güzel olmuştu.

Rahmetli Şakir Eczacıbaşı ile birlikte Balıkpazarı’ndan Cumhuriyet Meyhanesi’ne kadar yaptığımız unutulmaz fotoğraf safarisi de kişisel tarihimin unutulmazları arasında yerini koruyor.

ALLAH VE ARA GÜLER

Arada bir sorardı Ara Bey, “Evlat senin evde fotoğraflarımdan var mı?”

Vardı. Gazeteciliğe başladıktan yıllar sonra, evimize çıktığımızda geniş salonumuzun kum beji uzun salonunun duvarlarında üç çerçeve vardı. En büyüğü Ara Güler imzalı ‘Allah ve Kadın’, ikincisi Kütahyalı Sıtkı Usta’nın ‘Gemileri’, üçüncüsü de Kabe-i Şerif’in örtüsünden alınan küçük yeşil parça!

Dostlarımı ağırladığım, çocuklarımın doğum günlerini kutladığım o huzurlu salondaki bütün güzelliklere ve mutluluklarımıza o üç çerçeve şahittir.

Ara Bey’in vefat haberini bir hüzünlü bir sonbahar gününün akşamında aldım. Eşim “Ara Bey’in başına bir şey mi geldi, öyle haberler okuyorum” dedi. İstanbul’daki dostlarımı aradım, ümitli olmak için çok az sebep vardı.

Vefat kesinleştiğinde evimize derin bir sessizlik çöktü.

İstanbul’da İstiklal yürüyüşlerinde fırsat buldukça bana eşlik eden kızım Begüm, “Ama baba, sanki hiç üzülmemiş gibisin…” dedi.

Bir yandan duvarları boş olan yüksek tavanlı salonda gri masanın başına geçtim, küçük ekrandan gelişmeleri izledim, diğer yandan da hislerimi paylaştım:

Haklısınız kızım. Bazı ölümlere üzülmüyorum. Babaannem aramızdan ayrıldığında da dağ başındaki köyümüze gittim, defnetmek için beni bekliyorlardı. Öğrendim ki, akşam namazının tesbihatında yana düşüvermiş. Yüzünü son kez görmek istedim. Kefenin ucunu açtım, yüzü ay gibi parlıyordu, gülümsüyordu ve bir genç kızın yüzü kadar pürüzsüzdü. Alnına bir öpücük kondurdum ve bütün üzüntüm bitti.

Mutlu yaşadı, huzurlu ölmüştü…

Ara Bey elbette büyük kayıp. Fakat o, 90 yılı dolu dolu yaşadı, mesleğini en iyi şekilde yaptı, dünyanın her yerinde saygı uyandırdı. En sonunda bütün arşivini kendine göre emin gördüğü kişilere emanet etti ve bu dünyadan göçtü.

Sonra herkes uyudu. Ocağa yeni bir çay daha koydum. Mütevazı haber portalımız Kronos için sabaha karşı saat 4’e kadar tek kişilik haber nöbeti tuttum.

Yaptığım söyleşilere ulaşmak, haberleri bulmak, fotoğraflara erişmek hiç de kolay değildi. Çünkü karınca sabrıyla oluşturduğumuz dev hafızamız, geniş arşivimiz yok edilmişti. Paylaşımlardan, alıntılardan bulabildiklerimle geniş bir ‘Ara Güler Özel Sayısı’ çalıştım.

İstanbul’u, ustamız Ara Güler ve sevgili arkadaşım Fevzi Yazıcı’yı daha çok özleyerek güne başladım.