Sosyal medyaya yansıyan mektubunda yazar Nihat Dağlı böyle sesleniyor: “Orada kimse var mı?”

23 Mart 2018 tarihinde İzmir’de gözaltına alınıp tutuklanana denemeci ve editör Dağlı, Silivri Cezaevi’nde 36 kişilik bir koğuşta kalıyor. NT kitap mağazalarından alışveriş yapmak, Bank Asya’ya para yatırmak (bahsi geçen para 5 bin TL, hesapta bir hafta kalmış) gibi suçlamalarla “terör örgütü üyesi şüphelisi” olarak yargılanıyor. 2015 yılında yayımlanmış bir yazı önüne suç delili olarak çıkarılıyor.

Terör bahanesiyle cezaevine konan Nihat Dağlı, dokuz kitapta imzası olan; birçok gazete ve dergide yazıları yayınlanmış bir yazar. Bütün ömrü kitaplarla geçmiş, okuyarak ve yazarak rızkını temin etme talihine erişmiş bir kalem erbabı. Hayatını “Nihat Dağlı kimdir sorusuna hakikatli bir cevap olmak için yaşıyor” diye özetleyen Dağlı, 200 günü aşkın bir süredir özgürlüğünden, çok sevdiği İzmir’den, hasta annesinden ve kitaplarından uzakta,  bütün ülkeyi esir alan karabasanın geçmesini ve hürriyetini bekliyor.

Nihat Dağlı’nın Silivri Cezaevi’nden yazdığı, sosyal medyada ve Gazete Duvar’da yayımlanan iki mektubundan bazı bölümleri paylaşıyoruz.

‘DAHA EZANLAR OKUNMAMIŞKEN GÖZALTINA ALINDIM’

“23 Mart’ın sabahında, daha ezanlar okunmamışken alınacağımı bilmezdim, beklemiyordum. Baharı bekliyordum ben, çiçeğe duran mevsimin güzel kahvaltılarını. Hem İzmir’in kitap fuarı yaklaşıyordu, 21 Nisan’da Hilmi Yavuz Hoca’yla programım vardı. Her cumartesi Z Kitap-Cafe’de ‘Başka Okumalar’ başlığı altında kitap söyleşilerim başlamıştı. 24 Mart’ta Zweig’in Satranç’ını konuşacaktım. Evet, ansızın oldu gözaltına alınmam; ölüm gibi yani, habersiz oldu. Suçun konusu olabilecek fiillerin faili değildim ki, beklediğim bir şey olsun. Ben, bilgisayarım ve cep telefonum alınıp polis merkezine götürüldüğümde tedirgin değil, şaşkındım. Evden ayrılırken hasta yatan annemin ellerinden dahi öpmedim, ifadeden sonra hemen geri dönecektim. Dönemedim ama…”

‘KAFKA’NIN DAVA’SINA KAHRAMAN OLARAK EKLENECEĞİMİ BİLMEZDİM’

“’36 kişiyle paylaştığım koğuşun kapalı görüşü salı günü gerçekleşiyor. Malum, benim aile, birinci dereceden akrabalar İzmir’de olduğu için kapalı görüşe çıkma imkânım olmuyor. İzmir-İstanbul arası mesafe, bunun ekonomik maliyeti… Aslında kimsenin gelmesini de istemiyorum. 20-25 dakika kadar, duvar ve cam ile bölünmüş bir mesafede telefon ahizesiyle konuşulabiliyor. Görüşe çıkmayınca, görüşebildiğim tek kişi avukatım oluyor. Kafka’nın Dava’sına kahraman olarak ekleneceğimi bilmiyor, beklemiyordum. Her gün yüzlerce insanın girip alışveriş yaptığı NT Kitap Mağazaları’ndan benim de alışveriş yapmam; editör/yazar olarak çalıştığım yayın grubunun yayın yönetmeniyle (11 yıl içinde) 63 kez telefon görüşmemin olması; maaşımın yatırıldığı Bank Asya’daki mevduat hesabıma ATM’den yatırdığım ve bir hafta kadar sonra çektiğim 5 bin lira gibi bir paranın görülmesi; yayın grubuna atanan kayyım heyetinde dahi yayınını sürdüren bir dergide, 2015 yılında yazımın yayınlanmış olması beni bir terör örgütü üyesi şüphelisi yapabiliyormuş. Bu halin, bu değerlendirmenin kudretini, imkanını, ruh durumunu anlamaya çalışırken; şık, kederli bir gülüşle yaralanıyorum. Kalbim acıyor.’ Ben böyle konuşunca avukatım gülmeye başladı. ‘Nihat Bey’ dedi, ‘Cumhuriyet Gazetesi’nin davasından buraya geliyorum. Bence kendinizi yormayınız; hukukun değil siyasetin konususunuz. En iyisi okumalarınızı sürdürün, yazmak için bir yere kapatıldığınızı düşünün.'”

‘TEK İHTİYACIM KİTAP!’

“Cezaevi burası, yoksulluğun yurdu, varsıllığın minimuma inmesi… Bilirsin, varsıl biri değilim, bütün sahipliklerden azadeyim. Eş yok, çocuk yok. Babadan yadigâr hasta bir annem, sonra kardeşler işte. Yok, kitaplarımı unutamam. Sahip olduğum tek şey onlar. Ama şimdi onlardan da yoksunum. Yanı başımdan ayırmadığım klasiklerimi evden isteyemem. İsteyemem çünkü hepsinin altı çizili. Altı çizili kitaplar cezaevine sokulamıyor, çıkarılamıyor da… He olduğu gibi tek ihtiyacım kitap! Ancak bunu istemiyor, beklemiyorum. Kitabı istemek, kitabın gelmesi epey masraflı ve çok zaman alıyor. Cezaevi kütüphanesinden bu ihtiyacı karşılamaya bakıyorum. Hem koğuş arkadaşlarımın bir kısmı ciddi kitap okuru. Edebiyat dergileri geliyor mesela. Burada kendi okurlarımla karşılaşmak da varmış… Bugünler geçecektir. Karamsar değilim; ülke kendi hikayesinden geçiyor. İçinden geçtiğimiz bu çok ilginç zamanlar içimizden de geçerek hakikati, asıl olanı gösteriyor. Üzgün değil, kederliyim. Var oluşumun esaslı, hakikatli mevsimi oldu bu yıllar; yıkarken inşa etti. Koyu ve derin bir yas havası içinde olsam da, kötü değilim. Dedim ya, telvesi bol bir kederim var sadece. Uzun bir gece bu. Dili olmayan, dile sığıp oturmayan bir gece.”

‘JİLETLİ DİKENLERLE ÖRTÜLMÜŞ AVLUDA…’

“Sabah 07.30 gibi kapısı açılan bir avlumuz var Z. Eni 5-6, uzunluğu 10-15 metre olan betondan bir avlu. Betona basıyoruz bolca. Sağa döndüğümüzde duvar, sola baktığımızda duvar dikiliyor karşımıza. Önü duvarlarla kesilen, hiçbir yere varmayan aralıksız adımlar atmayı öğrendim. (Neyse, adına volta denen bu yürüyüş biçimini ayrıca yazacağım.) Bizim avlu diyordum, işte ben ona ‘göğe bakma durağı’ diyorum. Turgut Uyar da, şiir de affetsin, bu avluya ‘göğe bakma durağı’ demem; hemen her sabah ve açık olduğu sürece oradan göğe bakmam sebebiyledir. Sabahları, avluya açılan kapı gürültüyle açıldığında kendimi dışarı atıyorum. Kameralar şahittir, avluya ilk çıkan ben oluyorum genellikle. Çıkıyor, başımı göğe dikiyor, jiletli dikenlerle örtülmüş avlumuzdan görülen baklava dilimi göğe bir süre bakıyor, sonra gözlerimi kapatıp baktığımı, DIŞARI’yı içime çekiyorum.”

‘210 GÜNDÜR NE AĞACA DOKUNABİLDİM NE GÖLGESİNDE DİNLENEBİLDİM…’

“Tam iki yüz on gündür ne bir ağaca dokunabildim, ne de gölgesinde dinlenebildim bir ağacın. Evet, tam iki yüz on gündür bir denizin kıyısından geçip gitmek de nasip olmadı. Denizlerden birinin kıyısında öylece duran bir bankta ufka dalıp gitmek; dalgaların kıyıya bıraktığı, kıyıdan alıp uzaklara taşıdığı seslere kulak kesilmek… anla sen dostum, iki yüz on gündür, gönlü toprakla eşit dostunun ayağı toprak görmedi… Okuma serüvenim, peşine düştüğüm sorular, geride bıraktığım ve yüzümü çevirip yürüdüğüm şey, toplamda verdiğim fotoğraf, ‘kendi olmaya doğru’ bir ‘özgürlüğe kaçış’ olarak okunabilecekken, ülkenin sabahlarından birinde tutuklanıverdim. Cümle kurmaktan yaşamaya, başka şeylere yabancılaşan tenimde kelepçenin metal soğukluğunu hissettiğimde tutukluluk nedir, aşağılanmak nedir öğrendim, yaşadım.”

‘BİR KORKU, BİR KAYGI İÇİMİZDE BİR BAŞEFENDİ GİBİ OTURUYOR’

“Dostum, sorayım sana: Birine, birilerine teslim olup kendimden vazgeçebilecek bir miyim? Buna dair bir iz/işaret gördün mü bende; bu hali hatırlatan bir koku aldın mı benden? Emir almaktan da emir vermekten de iğrenen, emr ile görünür olan yapıların iklimiyle uyumsuz bu kendine asılıp duran dostunun bir “terör örgütü”ne üye olabileceğini hiç düşündün mü? Bil artık, dostun, böyle bir şüphe ve suçlamayla tutuklu bulunuyor. İki yüz on gün, yedi aydır, böyle tutuklu ve habersizim senden… Sana çok yazmak istedim, istiyorum. Mektup adresini bilmiyor oluşum bir bahane. Sebep bu değil, içimde dolanıp duran şey tuttu beni, tutuyor. Ülkenin yeni hallerinden biri bu; kapı ve pencerelerden girip içlere kadar sızmış şey. Bir korku, bir kaygı. Başefendi gibi içimizde oturuyor veya biz artık onun içinde hayatlarımızı çürütüyoruz. İtiraf edeyim, sana yazmaktan çekiniyorum. ‘Tamam’ diyorum, ‘dostuna yazmak istiyorsun. Sular seller gibi ona dökülmek… Peki o senden mektup almak ister mi? Mektubun onu tedirgin etmez mi?’ içimden geçince böyle şeyler, kalemi-defteri bırakıp düşüne kalıyorum. Öyle ya, sırf sana yazdığım için ve sen benden mektup aldığın için şüpheli durumuna düşebilirsin. Değil mi, böyle bir tedirginlik böyle bir korku, sokakları, hayatlarımızı doldurmamış mı? ya kapısını çaldığım adreste yoksan? Çalsam kapını ve açmazsan kapını? Evet, ‘ya evde yoksan!’ Bana adres olmaktan çıkmışsan!… Orada kimse var mı?”

NOT: Nihat Dağlı’ya mektup yazmak ya da kitap göndermek için adres: 4 No’lu Cezaevi, Silivri / İstanbul