Gazeteci Emre Soncan, 28 aydır tutuklu olduğu Silivri Cezaevi’nden bir mektup gönderdi. Meslektaşı Ahmet Dönmez’in paylaştığı mektupta Soncan, bir sevgiliye, hayali sevgiliye mektup yazdı.

İşte Emre Soncan’ın satırları:

“Sevgiliye Mektup..

Mahpusluğumun ilk zamanlarıydı diye anımsıyorum, yani asırlar önce.. Arkadaşlarımdan biri, sevdiği kadına mektup yazmak istediğini ancak düşüncelerini muntazam şekilde kağıda dökemediğini, hislerini kelimelere dönüştüremediğini söyleyip eklemişti: ‘Senin elin kalem tutar, sen yazsana..’ Garip bir fikir gibi gelmişti ilkin ama sonra hayatımda hiç varolmamış ve varolmayacak düşsel bir kadına mektup yazmayı, daha doğrusu tutuklu arkadaşım için ‘hayalet yazarlık’ yapmayı kabul etmiştim.. Mektubu bitince eline tutuşturdum.. Birkaç damla gözyaşından tuzlanmış ılık sesiyle, ‘Boşver, benim cümlelerim olmadığını anlar.. Ama sakla bu satırları, bir gün mutlaka gerçek adreslerine ulaşırlar’ demişti.. Hapishanedeki yirmi sekizinci ayımda, eski notlarımı karıştırırken, işte o mektuba rastgeldim.. Okuyun, sevdiğiniz kadınlara gönderin peşinden, gönderin ki sözcükler hapishanede mahpus kalmasınlar..

Sevgili,

Sensizlikten arta kalan her sen, beni ben yapan tüm benlerin omuzlarında kurşundan birer yük.. Ben ve beni ben yapan her bir ben; kulaklarımızın arkasında, pantolonlarımızın ceplerinde, parmaklarımızın arasında ve yüreklerimizin en tükenmiş köşelerinde kalan sensizliğin senlerinden çok ama çok yorgunuz.. İçimdeki ürpertileri köpük köpük yıkıyor.. Titriyorum, ürperiyorum, yokluğunun yankılarına çığlık çığlık bağırıyorum.. Bu gürültü, beni kendime sağır ediyor.. Konuştuklarımdan, anlattıklarımdan emin değilim.. Doğru mu söylüyorum yoksa yalan mı? Bilmiyorum.. Kendime bir bilmeceyim, çözemiyorum.. Dilim tutuluyor, yüzün yüzümün önünde belirince; ben kendime bir tekerlemeyim, dilim dönmüyor söyleyemiyorum..

Sevgili,

Sen benim içinden gelip geçtiğim, yapraklarını hızlı hızlı çevirdiğim, sonunu okuyunca sonumu okuyunca yani, yüzümü ekşittiğim kırgın bir hikayesin.. Sen benim kırgın hikayemsin; içimden geçtiğin, hayır hayır içimde kaldığın..

Sevgili,

Sana olan hasretim, jandarma namlularının soğukluğundan damlıyor kimi zaman, kimi zaman avuçlarımda, tek sözcük bile dökülmeyen dudaklarımdan; bazı bazı yaşadığım tüm bu trajedinin üzerine saçtığım inkisarlardan damlıyor; hatta diyebilirim ki, sana duyduğum hasretin kalp kapakçılarımın saçaklarından bile damladığı oluyor.. Seni rüyamda gördüğüm gecelerin taze ekmek kokan sabahlarında, yüzünün güzelliğini hatırımda kaldığı kadarıyla katlayıp yastığımın altına koyuyorum.. Bir sonraki gece, yastığımdan rüyalarıma kestirme yoldan yürüyebilesin diye.. Ama nasıl nasıl da uzuyor o yollar bilemiyorum, ancak aylar sonra çalıyorsun düşlerimin kapılarını.. ‘çalıyorsun’ dediğime bakma; tüm kapıları menteşelerinden söktüm, bir de tıklatıp vakit kaybetme, eşikte bekleme diye.. Gel işte, sessiz sedasız, hesapsız; düşünmeden, tasalanmadan, içimden geldiği gibi, ansızın, her an gel..

Sevgili,

Hapishane, insanın içindeki ışığı yutan bir kara delik.. Ne kadar ışık saçarsan saç, saçtığın ışık ne kadar kuvvetli olursa, o karanlık kütlenin akıl almaz çekim gücüne galebe etmek mümkün değil.. Sevgili! Ben şimdi böyle süslü cümleler kuruyorum ki acılarım zarifleşsin.. Kederlerime takım elbiseler giydiriyorum, hatta kendi ellerimle bağlıyorum kravatlarını; kendi ellerimle yani yakışıklı hüzünler yaratıyorum..

Sevgili,

Masmavi gökyüzünde bir anda ilahi bir komutla yan yana dizilip, hızlıca görev bölgelerine intikallerini tamamlayan, grisi siyaha çalan bulutlar beliriyor, bir tutam yağmur bırakıyorlar, sonra aynı komutla toparlanıp göğü arzlayarak gökkuşağına yer açıyorlar; işte tam o sırada ben seni düşünüyorum.. Kısacık hayatında neleri upuzun yaşadığını bilmediğim kırmızı benekli bir kelebek, benden binlerce yaşam uzakta uçsuz bucaksız ormanlarda kanat çırparak kadife bir sesle havayı okşuyor; rüzgar duruyor hemen o ses kaybolmasın diye ve rüzgar durunca da yaprak kıpırtıları, şempanze çığlıkları, aslan kükremeleri, yılan tıslamaları, ceylan tedirginlikleri ve karınca sürülerinin telaşları da duruyor haliyle; işte tam o sırada ben seni düşünüyorum.. Sinek vızıltılarının uğuldadığı bir çöp bidonunun yanındaki sıvası dökülmüş duvarlarından şehre yoksulluk ve yoksunluk yayılan bir gecekondunun penceresinden, vitrininde yağ cızırtıları arasında piliç çevrilen bir lokantanın camının köşesinden, ya da kendi kadar kir pas içindeki süngeriyle silmeye çalıştığı kırmızı ışıkta durmuş arabanın dikiz aynasından, yorgun, kırgın ve buruk bir çocuk gülümsemesi ışıldıyor; işte tam o sırada ben seni düşünüyorum.. Hatta sabahın ilk ışıkları henüz uykunun usul usul dolaşmaya devam ettiği alacakaranlıkla örtülü yüzüne vuruyor, sen çevik bir hareketle yorganı kendinden uzaklaştırıyor, şaşkın gözlerle etrafa bakındıktan sonra sinirden adımlarla koştur koştur banyoya gidiyor, suyu gecenin çapaklarına çarpıyor, daha yatmadan hazır ettiğin kıyafetlerini üzerine geçiriyor, şöyle bir aynaya bakıyor, ayaklarına taktığın minik kanatlarla servise yürüyor, parfümünle birlikte araca binerek şehrin rutubetli ağırlığını omuzlarına yükleyip işyerinin yolunu tutuyor, mesai gongu çalmadan evvel küçük bir kahvaltı hazırlıyor, zihninin kuytularında bana dair belli belirsiz bir gölge dahi taşımadan çalışmaya başlıyorsun ya; işte tam o sırada ben seni düşünüyorum.. Sonra avluya çıkıp hayali bir sen kucaklıyorum, jandarmalar, gardiyanlar ve koğuşta uyuyan arkadaşlarım duymasınlar diye fısıldıyorum kulağına, derken konuşmalarım mırıl mırıl dualar suretinde kuşların kanatlarına konup, dikenli tellerin arasından pır diye geçerek dosdoğru gidip çalışma masanın üzerine ilişiveriyorlar..

Sevgili,

Gece yarısı Şarkıları’nda okumuştum. Eski Roma’da, bütün şövalyelerin aşık olduğu, evlenmek için can attıkları prenses, bir gün arenada kral babasıyla birlikte oturuyormuş.. O narin, bembeyaz ellerini saran eldivenini vahşi aslanların arasına atmış ve ‘Kim eldivenimi getirirse onun evleneceğim’ demiş.. Şövalyeler korkmuşlar aslanların gazabından ama birisi çıkmış ve o en yakışıklı olanlarıymış, herkesin ve tabii aslanların da bakışları arasında eldiveni almış, gitmiş prensesin kucağına bırakmış.. Prenses hayran hayran şövalyeyi izlerken, kahramanımız arkasına bir kez bile dönüp bakmadan arenayı terk etmiş.. Nietzsche, ‘Tanrı’yı ve insanları denemeyin’ diyor.. Ben seni ne kadar çok denedim halbuki.. Hep sevgini sınadım, inanabilmek için aşkına her gün yeni fedakarlıklar istedim.. Ve sonunda gittin..

Sevgili,

Senin gülümsemen, baloncunun elinden kayıp giden rengarenk uçan balonlardı.. Ve seyyar bir tezgahta döne döne ince bir çubuğa dolanan pamuk helvalar.. Gülümsemen yani; gökyüzüne doğru ağır ağır yükselen, pamuk helvadan yapılmış pembe, kırmızı, yeşil, mor, sarı balonlardı.. Ağlamaların da vardı tabii senin.. Hemen inceden bir rüzgar gelip kuruturdu gözyaşlarını.. Sonra o kurumuşluk, yüreğimin başköşesine otururdu.. Suçluyum.. Ve kabahatini bildiği için başını önüne eğmiş, mırıl mırıl sesler çıkararak af dileyen, bu arada havanın soğumasıyla titremeye başlayan, bir anda boşalan yağmurla sırılsıklam olan ve kuyruğunu bacaklarının arasında sıkıştırıp tırıs tırıs kulübesine dönen bir köpek hüznüyle bekliyorum seni yıllardır..

Sevgili,

Sana mektup yazmaya oturunca, içimdeki ümitler ayağa kalkıyor, kalkar kalkmaz da, yüzümden pırıltılı bir tebessüm koğuşun sıvaları çatlamış, buruşuk suratlı, şampanya rengi duvarlarının üzerine yerleşiyor.. Yerleştikten sonra da, ismi afili kendisi sevimsiz olan hapishanenin çirkinliğine bir kat daha çirkinlik katan bu rengi tahammül edilebilir hale getiriyor.. Sevgili! İçimde uyuklayan bir sen var ve hayali bir el zaman zaman omuzlarına dokununca uyanıveriyor.. Arkasından feryat figan, basamak olarak kullandığı kalbime ayaklarıyla basıp, elleri ve tırnaklarıyla da zihnime tutunuyor.. Öylece kalıyor.. Derken aniden kayboluyor bir süre ve o süre zarfında, ardında üzerine basılıp geçilmiş bir yürek ile tırnaklanarak kanatılmış bir bellek bırakıyor..

Sevgili,

Şimdi ben seni içimde yasaklı bildiriler, tutuklu düşünceler, toplum tarafından linç edilmiş tehlikeli idealler misali gizleyerek taşıyorum.. Söyleyemiyorum yani kimseye, seni hala sevdiğimi ve kendime de bunca sevmekliğin budalalık olduğunu itiraf edemiyorum.. En kötüsü de, kimbilir belki en güzeli, bu budalalıktan budalaca bir haz duyuyorum.. Baştan aşağı yaralıyım yaralı olmasına ama; tüm yaralanmışlıkların, mahpus inkisarların ve düşkün düşlerimin üzerine bir de yokoluşlarımla bir daha hiç varolmama kaygılarımı eklesem, sen bu kucak dolusu ıstıraplara kucak kucak ümitler iliştirsen, biliyor musun hemencecik iyileşirim.. Eğer beni bulmak istersen, A Blok tarafından gelirken koridordaki son, C Blok’tan gelirken ilk koğuştayım.. Hani kapısından düşsel mor salkımlar tırmanan.. Daha nasıl tarif edeyim.. Bir de avlusunda kiraz, dut, incir ağaçları; gülü, manolyalı, menekşeli çiçek tarlaları olan koğuş işte.. Sevgili! Sen benim çehremdeki sebepsiz tebessümlerdin.. Gittiğinden beri gülmek için çok güçlü nedenlere ihtiyacım var.. Affet yaz göğü yüzlü kadın, beni affet..

Emre Soncan

Silivri Hapishanesi, Kasım 2018″